Akıllı işi değildi yaptığımız iş. Vallahi değildi. O hız ocak söndürür, kan çıkartırdı. Kime söz anlatırsın?
Düşmüştük ceylân peşine, sür Allah sür...
Otomobildeydik. Ceylânın, ceylânların ardındaydık. Ceylân can derdinde, yaşama derdinde... Biz ise onu
yakalamak, yormak, sonra özgürlüğünü çalmak derdindeydik! Ceylân bacağına güveniyordu, biz
otomobilin gücüne, tekerlerin dakikada bilmem kaç dönüşüne.
Ceylânlar ses gibi gidiyordu, bir tanesini yola koyabildik. Gittikçe yaklaşıyorduk. Heyecandan, kıvançtan
iyice coşmuştum ki başımı pencereden çıkardım, rüzgâr şapkamı alıp savuştu! Ya şapkadan ya ceylândan
vazgeçmeli… “Mal, canın yongasıdır,” derler ya, doğruymuş... İbre 90’dan 80’e, 80’den 60’a düştü
durduk. Geri geri gittik, ben şapkaya kavuştum ceylân da özgürlüğe.
İbre yine seksenleri, doksanları boylamıştı! Yeni bir sürüyü çil yavrusu gibi dağıttık. İki tanesini kattık
önümüze. Bunlar eş olsa gerek. Ayrılmıyorlardı… Ayakları ayaklarına denk, hızla, zevkle, batan güne
İş inada binmiş artık, ya biz ya ceylân kafadan olacakmış! Gün akşama devrildi. Orman karanlık, dağlar
kızarık… Eşler ayrıldılar. Birisi solladı, kayalara vurdu kendini... Bilmiyorum, ya biz hızlandık ya ceylân…
Aramız açıldı, tekrar kapandı. Delice bir izleme başladı ormanda. Gittik de gittik... Gaz kesildi. Ceylân
kesildi. Hızlar kesildi. Heyecan gırtlağa geldi dayandı… Gözüm güneşe ilişti, taa uzaklarda kızıllık içinde
Acı bir frenle kafalarımızı cama vurduk! Ceylân birden tökezledi, toz kalktı yerden, tekrar doğruldu,
yeniden tökezledi… Kalkar gibi oldu. Eskisi gibi delice kaçmasını istiyordum nedense… Kaçamadı, sağa
sola yalpaladı, yıkıldı, inip koştum yanına, inliyordu, debeleniyordu hafiften. Sonra o da durdu. Kaldırmak
istediğim başı “deli diken” otunun üstüne düşüverdi!
Mühür gibi bir çift kapkara göze günün alevi düşmüş, cam cam parlıyordu. Karın, karın değil bir körük!
Kalkıp kalkıp iniyordu. Gözlerinden gözlerimi ayıramadım. Başını avucumun içine aldım, inledi, içim
dağlandı. Kara gözler, o canım kapkara gözler usuldan usula buğulandı, nemlendi, sonra biriken yaşlar
yuvarlanıp avucuma düştü… Dünyanın en güzel gözleriydi.
Ceylan, çaresizliğin türküsünü söylüyordu. Utanmasam gözünün yaşına gözümün yaşı karışacak!
Arkadaşım zaferinden kıvançlı, sigarasını yaktı, boş paket “tak” edip yere düştü. Ceylânın gözleri bir çabayla pakete kaydı, sonra yine gözüme çakıldı kaldı! Bir damla yaş daha yuvarlandı sürmeli gözlerden.
Körük gövdede hareket azaldı, durdu...
Gece, bastırdı. Rüyamda bir ceylân gördüm. Elimden ot yedi. Yeşil yeşil, üstü nemli ot... Yine gözünü
- Eşim, dedi, nerede? Dün sizinle beraberdi.
Gerisini hatırlamıyorum...
...............................................................................................................................................................................